Allah (azze ve celle)’nin, nübuvvetinin doğruluğuna delalet eden bir mu’cize olarak[1] Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’e ihsan buyurup onu sair peygamberlere üstün kıldığı[2] “İsrâ ve Mi’raç” hadisesi Kur’an-ı Hakim’de İsrâ kısmıyla sarahaten yer almaktadır. İlgili âyet-i kerime şöyledir: “Tenzih o zata ki; bir gece kulunu Mescid-i Haram’dan etrafını bereketli kıldığımız o Mescid-i Aksâ’ya götürmüştür. Tâ ki ona bazı âyetlerimizi gösterelim diye.”[3] Âyet-i kerimede yer alan bu sarahatten dolayı hadisenin “İsrâ” kısmı umumi manada kabul edilmektedir. Fakat Kur’an’da sarih bir şekilde yer almadığı, hadislerin beyanıyla sabit olduğu ve bu hadislerin de itimada şâyan olmadığı iddiasıyla “Mi‘rac” kısmı inkâr edilmektedir. Esasen bu inkârın altında yatan temel arıza, Kur’an ve Sünnet’e müstakim bir mümin nazarıyla değil de şîrâzesi şaşmış bilcümle bidat ehli ve müsteşriklerin nazarıyla bakmaktır.

Mi‘rac hadisesini anlatan pek çok rivayet vardır. Tamamını aktarma imkânımız olmadığından muhtelif kaynakların rivayet ettiği hadislerden hareketle bu olayı şöyle özetlememiz mümkündür: “Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Kabe’de, Hicr veya Hatîm denilen yerde uyku ile uyanıklık arası bir halde iken Cebrâil (aleyhisselam), maiyetinde bir takım meleklerle gelip mübarek göğüslerini açarak içini iman ve hikmetle doldurdu. Ardından, himardan daha büyük ve katırdan daha küçük olan Burak adında bir binekle Kudüs’e götürüldü. Burada tüm peygamberlere namaz kıldırdı ve kendisine sunulan “süt, su, bal ve içki ”nin içinden sütü tercih etti. Bunun üzerine kendisine “fıtrata isabet ettin” denildi. Ardından yedi kat göğe şamil olan mi‘rac yolculuğu başladı.

Birinci semada Hz. Adem, ikinci semada Hz. İsa, üçüncü semada Hz. Yusuf, dördüncü semada Hz. İdris, beşinci semada Hz. Harun, altıncı semada Hz. Musa, yedinci semada de Hz. İbrahim ile karşılaştı ve aralarında bir takım muhavereler geçti.

Sonrasında binlerce meleğin her yıl ibadet ettikleri Beyt-i Ma’mûr’a uğradı. Nihâî olarak kendisinden başka kimsenin geçemeyeceği sidre-i müntehâ’ya yükseltildi. O gece ilk merhalede elli vakit namaz farz kılındı. Hz. Musa (aleyhisselam)’ın bu adedin tahfif edilmesine yönelik telkinleriyle birkaç kez Allah (azze ve celle)’ye müracaat eden Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in talepleri neticesinde bu adet beş vakit olarak hükme bağlandı.[4]

Hadisenin Aklen Sübûtu

Mi‘racı inkâr edenlerin ana iddialarından biri bu hadisenin aklen mümkün olmayacağıdır. Kur’an’a inanan bir insanın böyle bir iddia üzerinden Mi‘rac hadisesini değerlendirmeye kalkması gerçekten ilginçtir. Zira, İbrahim (aleyhisselam)’ı yakmayan bir ateşe, ashab-ı kehfin üç yüz dokuz yıl mağarada uyumasına, Belkıs’ın tahtının Âsaf ibnu Berhiya tarafından göz açıp kapayacak kadar kısa bir süre içinde kilometrelerce uzak mesafeden getirtilmesine, İsa (aleyhisselam)’ın babasız dünyaya gelişine, beşikteyken insanlarla iletişim kurmasına, ölüleri diriltmesi ve hastaları iyileştirmesine inanan bir müminin Mi‘rac hadisesini efsanevi bulmasının izah edilebilir bir yanı var mıdır?

Ayrıca bütün inanç mensupları İblis’in latif bir cisim olduğunu ve insanların kalplerine vesvese vermek için bir anda doğudan batıya intikal edebildiğini kabul etmektedirler. İblis adına aklen caiz görülebilen böyle bir hareketin peygamberlerin uluları için caiz görülmesi evlâ tarikiyledir. Keza, Kur’an’da “Sabah gidişi bir aylık mesafe, akşam dönüşü yine bir aylık mesafe olan rüzgârı da Süleyman’a (onun emrine) verdik”[5] buyrularak Süleyman (aleyhisselam)’ın kısa bir müddet zarfında rüzgarın yardımıyla bu kadar uzak beldelere ulaşabildiği zikredilmektedir. Katında kitaptan ilim bulunan kimsenin Belkıs’ın tahtını göz açıp kapayacak bir süreden daha kısa bir müddet içinde Yemen’in en uç noktasından Bilâd-ı Şâm’ın en uç noktasına getirdiğini anlatan ayet[6] de bir başka misaldir.

Aklen mümkün olmadığını söyleyenlerin başka bir şüphesi, katı cisimlerin alemin merkezinden Arş’ın üzerine çıkmalarının mümkün olmadığıdır. Râzî Rahimehullah bunu da şöyle tavzih eder: Bu aslen mümkün olan bir şeydir. Latif ve rûhânî maddelerin de Arş’ın üzerinden alemin merkezine inmelerinin mümkün olması gibi. Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Arş’ın üzerine çıkamayacağını savunanlar Cebrail (aleyhisselam)’ın da aklen oradan Mekke’ye inemeyeceğini savunmalıdırlar. Bu da nübüvvet müessesesini topyekûn ortadan kaldırmak anlamını taşımaktadır.[7]

Hâdisenin Naklen Sübûtu

Mi’raç hadisesini inkâr edenler konu hakkındaki rivayetlerin uydurma olduğunu söylemektedirler. Bu iddia, inkâr etme niyetinde olanların meseleyi tahkik etme zahmetine katlanmaksızın kolaycı bir yaklaşımla reddetme tavırlarından kaynaklanmaktadır. Zira Mi‘rac rivayetlerini senet ve metin açısından ele alıp tahlil eden âlimler ilgili rivayetlerin hadisenin sübutunu kesinkes ispat ettiğini söylemişlerdir.

Nitekim, el-İbtihâc’ında   bu rivayetlerin toplam yirmi beş sahâbîden geldiğini zikreden İbnu Dihye el-Kelbî Mi‘rac rivayetlerinin mütevâtir olduğunu söylemektedir.[8] İmam ez-Zeyla‘î Tahrîcu’l-ehâdîs ve’l-Âsâr’ında bu konuyla ilgili vârid olmuş kırk bir rivayetin senet ve metin yönünden tahlillerini geniş bir şekilde yapmaktadır.[9] İbnu Kesîr de Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm’ inde Mi‘rac ile ilgili rivayetlere tafsil üzere yer vermektedir.[10] İsmâil el-Isbehânî el-Hücce’sinde Mi’racın senetleri muttasıl mütevâtir rivayetlerle sabit olduğunu söylemektedir.[11]Es-Sem‘ânî Kavâtı‘u’l-Edille’sinde ümmetin bu rivayetleri kabulle telakki ettiklerini ve Mi’raç rivayetlerinin mütevatir kabilinden olduğunu söylemektedir.[12] Es-Seffârînî ve el-Kettânî de Mi‘rac rivayetlerinin mütevatir olduğunu belirtenler arasındadır.[13] Bunların yekûnuna bakıldığında rivayetler arasındaki ihtilafların zaman, mekân ve mahiyet gibi tâli konularla ilgili olduğu ve Mi‘rac rivayetlerinin bu hadisenin ruh ve beden bütünlüğü içinde kesinkes gerçekleştiğini ispat ettiği görülecektir. Bundan dolayı sahabeden günümüze zındık ve mülhidlerin dışında hiç kimse Mi‘rac hadislerini inkâra kalkışmamış ve sübûtunu inkâr etmemiştir.

MİRAÇ HADİSESİNE YÖNELİK İTİRAZLAR VE CEVAPLARI

Mi‘rac hadisesinin vuku bulmadığını iddia edenler daha çok bu mesele ile ilgili varid olan rivayetlere itiraz etmektedirler. Onlara göre bu rivayetler hadisenin mahiyeti, zamanı, mekanı  ile ilgili noktalarda çelişki arz etmektedirler. Bu çelişki de ilgili rivayetlerin uydurma olduğunu böyle bir olayın gerçekleşmediğini göstermektedir. Mi‘rac hadisesini inkâr sadedindeki itirazların esasen bundan ibarettir. Meselenin daha anlaşılır şekilde vuzuha kavuşması için mezkur itirazlara yer verip kısaca cevaplandıralım:

1. “Kur’an’da Yer Almıyor” İddiası

Mi‘rac’ı inkâr edenlerin itiraz olarak öne sürdükleri bir iddia Kur’an’da yer almıyor olduğudur. Oysaki bu iddia doğru değildir. Nitekim Kur’an-ı Hakim sair bazı hakikatler gibi Mi‘raca da işaret ederek yer vermektedir. İsrâ Süresi 60. âyet-i kerimede geçen “Sana göstermiş olduğumuz o hadiseyi bir de Kur’an’da lanetlenmiş olan o ağacı ancak insanlar için bir fitne yapmışızdır”  ifade-i celiledeki “hadise” Mi‘rac olayından başka bir şey değildir.[14] Zira Cenab-ı Hak bu olayı gece vakti tahakkuk ettirmiştir ki insanlar adına bir imtihan olsun ve iman eden teslim olup inkâr eden de inadında ısrar etsin.[15] Bu olayı duyan bir çok kavim de bir gecede böyle bir şeyin olamayacağını söyleyerek fitneye duçar olmuş ve irtidat etmişlerdir.[16] Hatta daha önce iman etmiş olup da imanı zayıf olanlardan irtidat edenler dahî olmuştur.[17] Dolayısıyla bu onların tamamı için bir fitne/imtihan olmuştur.[18]

Abdurrezzak,[19] Sa‘îd İbnu Mansûr, Ahmed İbnu Hanbel,[20] Buhârî,[21] Tirmizî,[22] Nesâî,[23] İbnu Cerîr, [24]  İbnu’l-Münzir, İbnu Ebî Hâtim, Taberânî,[25] Hâkim,[26] İbnu Merdûye ve el-Beyhaki[27] (rahimehumullah) gibilerinin sahih senetle Abdullah İbnu Abbas (radıyallahu anh)’tan naklettiklerine göre bu ayette bahsi geçen rüya Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in o gece bizatihi gözüyle müşahede ettiği acayip vakıalardır.[28] Aynı şekilde Hz. Aişe, Muaviye, Hasen-i Basrî, Katâde, Said İbnu Cübeyr, Dahhak, İbnu Ebî Necîh ve İbnu Zeyd (radıyallahu anhum) gibilerinin mezkur ifade hakkındaki görüşü de bu yöndedir.[29] Keza İmam Mücahid’in görüşü de bu minvaldedir.[30] O halde Kur’ân-ı Kerim’in Mi‘rac hadisesine değinmediğini söylemek tamamen indî bir mülahazadan ibarettir. Bu iddianın müdafileri Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in tebyin ettiği Kur’ân’ı değil kendi hevalarınca yorumladıkları Kur’ân’ı kastediyor olmalıdırlar.

Zira, Necm süresinde yer alan “Şimdi yoksa siz gördüğü şeye karşı mı onunla çekişiyorsunuz? Andolsun ki elbette o onu (Cebrail’i) diğer bir inişte de (aslî şekli üzere) gerçekten görmüştü. O son noktadaki Sidre’nin yanında. Ki Me’vâ cenneti de onun yanındadır. Hani o sidreyi kaplayan kapladığı zaman; o (Resulün) göz (ü) kaymamış ve taşmamıştır. Andolsun ki elbette o Rabbinin en büyük ayetlerinden önemli bir kısmını kesinlikle görmüştür.”[31] şeklindeki ayet-i kerimelerde zikredilen hadiseler Mi‘rac vakıasını anlatmaktadır.[32] Ne lügaten ne de naklen burada anlatılanların bir başka hadiseye hamledilmesi mümkün değilken sırf Mi‘racı inkâr edebilmek için uzak ihtimallere ve fâsid tevillere baş vurmak ilmî ciddiyetle bağdaştırılabilecek bir tavır değildir.

Alettenezzül bu meselenin Kur’an’da yer almadığını kabul etsek bile vukuuna zarar vermez. Zira Kur’an-ı Kerim bize Peygamber’in hevasından konuşmayacağını belirtip,[33] ona itaati,[34] onun verdiklerini almamızı,[35] ona kalbimizde hiçbir daralma olmaksızın tam anlamıyla teslim olmamız gerektiğini[36] emretmektedir. Binaen aleyh, Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’den Mi‘rac hadisesinin vukuuna dair gelen hadisler sübutî açıdan hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak kesinlikte iken bunu gerekçe sayılamayacak hevâî görüşlerle reddetmek Kur’an’ın emrini dinlememek anlamına gelecektir.

Ayrıca bir hakikatin sabit olması için illaki Kur’an’da geçmesinin gerekli olduğunun delili nedir? Böyle bir âyet mi vardır? “Böylesine önemli bir vakıadan Kur’an nasıl olur da bahsetmez” diyenlerin Kur’an’ın, “Maksut ibadet olmasına rağmen namaza dair en ufak bir detaya yer vermemesine rağmen namazın şartı olan abdesti mufassal şekilde niçin anlattığı, Makam-ı İbrahim’i zikrettiği halde Hacer-i Esved’den niçin bahsetmediği, Safa- Merve’ye yer verdiği halde Zemzem’den neden söz etmediği, Arafat ve Müzdelife’yi konu edindiği halde Mina’ya neden değinmediği” şeklindeki sorulara verebilecekleri bir cevap var mıdır? Ez cümle, Kur’an-ı Kerim Mi‘rac hadisesine işarette bulunan ayetlerle bu olaydan bahsetmektedir. Faraza bahsetmediğini varsaysak dahi bu, Mi‘rac hadisesinin vuku bulmadığını gösterebilecek bir delil değildir.

2. “Zamanı Belli Değil” İddiası

Münkirlerin bu hadisenin vakı‘ olmadığına dair delil ittihaz ettikleri bir gerekçe de; Mi‘rac olayını aktaran bir kısım rivayetlerde bu olayın peygamberlikten önce meydana geldiğinin, diğer rivayetlerde ise sonra tahakkuk ettiğinin zikrediliyor olmasıdır. Buna göre hadisenin ne zaman meydana geldiğine dair bile kesin bir bilgi olmadığına göre Mi‘rac hadisesi uydurma olmalıdır.

Bu iddiaya cevaben şöyle deriz: Mi‘rac hadisesinin meydana geliş zamanıyla ilgili muhtelif rivayetlerin bulunduğu ve buna bağlı olarak ulemanın da bu hususta farklı görüşlere gittiği bir hakikattir. Nitekim meydana geldiği ay itibarıyla ulema Rebi’u’l-Evvel, Rebî‘u’l-Âhir, Recep, Ramazan ve Şevvâl olmak üzere beş ayrı görüş üzerinde ihtilaf etmişlerdir.[37] İmam en-Nevevî, Ravzatu’t-Tâlibîn’inde bu hadisenin kesinkes Recep ayının yirmi yedinci gecesi meydana geldiğini söylemektedir.[38] Bunun dışında Mi‘rac hadisesinin ay ve gününü tespite yönelik ulemanın farklı görüşleri de vardır.[39] Fakat dikkat edilirse bu ihtilafların tamamı hadisenin, tahakkuk edip etmediğine dair olmayıp meydana geldiği zamana yöneliktir. Râvîlerin farklı zaptlarından kaynaklanan ihtilaflar sebebiyle tevâtüren sabit olmuş bir vakıanın kökten inkâr edilmesi akılla, ilimle, iz’anla bağdaştırılabilecek bir tavır değildir.

Mi‘rac hadisesinin peygamberlikten önce mi sonra mı meydana geldiğine yönelik rivayetlerin tearuzu da bu hadisenin vuku bulmadığını göstermez. Zira rivayetler arasındaki ızdırabın ilgili rivayetleri zayıf kılması çelişkinin vecihlerinin müsavi olması durumunda olur. Ancak bazı vecihlerin tercihe şayan olması durumu söz konusuysa tercih edilen bu rivayetlerin zayıf olması düşünülemez.[40] Binaen aleyh Mi‘racın peygamberlikten önce meydana geldiğini aktaran rivayetler, aksini gösteren rivâyetlere nispetle itibara alınmayacak kadar azdır. Buna mukabil rivayetlerin neredeyse tamamı bi‘setten sonra olduğunu göstermektedir.

Şerik İbnü Abdillah’ın Enes İbnü Mâlik (radıyallahu anh)’dan naklettiği bir rivayette Mi‘rac hadisesi anlatılırken  “قبل أن يوحى إليه /ona vahyolunmadan önce”  ifadesine yer verilmiş olmasından hareketle bazıları Mi‘rac’ın peygamberlikten önce meydana geldiğini savunmuşlardır. Fakat bu iddia, sair tüm rivayetlerin delalet ettiği Mi‘racın nübüvvetten sonra meydana geldiği gerçeğini değiştirmez. Bu sebeple ulema, rivayetin nâkili olan Şerik İbnu Abdillah’ın bu ifadede yanıldığını söylemişlerdir. Mesela Kadı İyaz mezkur ifadeye “Bu, kimsenin muvafakat etmediği bir galattır. İsra hakkında alel ekal söylenebilecek olan şey peygamberlikten on beş ay sonra meydana geldiğidir ” şeklinde  not düşmüştür.[41]

Suyûtî (rahimehullah)’ın nakline göre ulema bu ifadeyi “nübüvvet verilmeden önce” manasına değil de “namaz vahyedilmeden önce” manasına hamlederek tevil etmişlerdir.[42]

Alâ külli hâl, Mi’rac hadisesinin nübüvvetten sonra olduğuna delalet eden ekser rivayetlerin ispat ettiği gerçeği göz ardı ederek bu hususta –bir galat eseri olarak sabit olması muhtemel olan- birkaç rivayete odaklanarak Mi‘racın zamanının belli olmadığını, buna bağlı olarak da bu hadisenin uydurma olduğunu söylemek son derece asılsız bir iddiadır.

3. “Mekânı Belli Değil” İddiası

Mi‘racla ilgili rivayetlerin bir kısmında Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Mi‘raca çıkartılmak istendiği anda Mekke’de; evinde olup tavanın açılmasıyla seyahatin başladığı, bir kısmında, Şi’b-i Ebî Talib mahallesinde olduğu, bazılarında amcasının kızı Ümmü Hâni’in evinde gecelediği ve oradan isra edildiği ifadeleri yer almaktadır. Zahiren çelişik gibi duran bu beyanlar Mi‘raca itiraz edenlerin inkarlarına mesned kıldıkları bir başka iddiadir. Oysa bu da diğer iddialar gibi Mi‘racın tahakkukuna mani teşkil edecek bir iddia değildir. Zira bu gibi rivayetlerden hareketle Mi‘racın birkaç kez gerçekleştiğini söyleyenlerin görüşünü bir kenara bırakacak olursak mezkur rivayetlerin cem edilmesinin gayet mümkün olduğunu göreceğiz.

Nitekim İbnu Hacer (rahimehullah )bu sadette, ilgili rivayetlerin mecmuundan şu mananın çıkarılarak aralarının cem edilmesinin mümkün olduğunu söylemektedir: Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) Şi’b-i Ebî Talib’te bulunan Ümmü Hani’in evinde gecelemiştir. O gece orada bulunduğu için evi kendisine nispet ederek tavanın açıldığını ifade etmiştir. Ve oradan da muvazzaf melek gelip kendisini Mescide çıkarmıştır. Nitekim İbnü İshak’ın naklettiği Hasen-i Basrî’ye ait mürsel bir rivayette yer alan “Cebrail (aleyhisselam) yanına indi ve kendisini mescide çıkardı ”şeklindeki ifade de bu cem‘i desteklemektedir.[43]

Çelişik gibi görünen ve büyük nispette ravi tasarruflarından kaynaklanabilen rivayetlerdeki tearuzların bu şekilde cem‘ edilmesi mümkün iken ve işin ehli ulemamız bunu yapmışken meselenin aslına nispetle tâlî bile olamayacak teferruatı gerekçe göstererek Mi’racı bütünüyle inkara kalkışmak insaf sınırlarını aşmaktır.

4. “Ruh ile mi Beden ile mi olduğu Belli Değil” İddiası

Mi‘rac hadisesini inkâr edenlerin itirazları genel anlamda konunun detayına yönelik varid olan rivayetlerin verdiği kimi bilgilerdeki teâruza yöneliktir. Onlara göre bu tearuz böyle bir hadisenin olmadığını göstermektedir. Halbuki rivayetler arasındaki tearuz hadisenin sabit olmadığını asla ispat edemez. Aksine o noktayla ilgili kesin konuşmamak gerektiğini gösterebilir ancak. Ayrıca, muterizler tarafından konuyla ilgili itiraz sadedinde öne sürülen bazı rivayetler cumhurun kabul ettiği rivayetlerle çelişemeyecek kadar zayıf rivayetlerdir. Dolayısıyla bunlar ile zaten tearuz sabit olmaz.

Mi‘rac hadisesine dair itirazlardan biri de, ulema tarafından ruh ile mi beden ile mi olduğunun henüz belirlenememiş olduğu iddiasıdır. Oysaki bu iddia da batıldır. Zira cumhur ulema mi‘racın ruh ve beden bütünlüğü içinde gerçekleştiği görüşündedir.[44] Mütevâtir rivayetler ve Kur’an’ın zahiri de bunu gerektirmektedir.[45] Aynı zamanda bu, İbnu Abbas, Cabir, Enes, Huzeyfe, Ömer, Ebu Hureyre, Malik İbnu Sa‘sa‘a, Ebû Habbe el-Bedrî, İbnu Mes‘ûd, Dahhak, Sa‘îd ibnu Cübeyr, Katâde, İbnu’l-Müseyyeb, İbnu’ş-Şihâb, İbnu Zeyd, el-Hasen, İbrahim, Mesruk, Mücahid, İkrime, İbnu Cüreyc, Ahmed ibnu Hanbel’ (radıyallahu anhum ecmaîn‘) ’ün görüşüdür.[46]

İsra süresinin 60, ayet-i kerimesinden yer alan “رؤيا /rüya” ifadesinden hareketle Mi’racın rüyada ruhen  gerçekleşen bir seyahat olduğu görüşüne gidenler olmuştur.[47] Fakat bu görüş makbul addedilmemiştir. Zira ayet-i kerimede geçen rüya kelimesi yaygın anlamda kullandığımız rüya değildir. Arap dilinde, uyanık haldeyken şahid olduğumuz gayb alemine dair şeyleri bu alemde görüp anlatmak için her hangi bir lafız yoktur. Bu vesileyle rüya lafzı istiare yoluyla Mi‘racta görülenleri tabire dökmek noktasında mecaz olarak kullanılmıştır. Zira bu duruma en çok benzeyen hal rüyadır.[48] Aynı zamanda araplar gözle birlikte görmeye ru’yet dedikleri gibi rüya da demektedirler.[49] Bu anlamda رُؤيا ve رُؤية kelimeleri قُربى ve قُربة kelimeleri gibidir.[50]

Ayette bu hadiseden رُؤيا tabiriyle bahsedilmiş olması ya رُؤية kelimesiyle arasında bir fark olmaması veya geceleyin vuku bulmuş olması yahut da kâfirlerin bu olayı duyduklarında “” belki de bu bir rüyadır” sözlerine müşâkeleten cevap niteliğini taşımasından dolayıdır.[51]

Alâ külli hâl ayette bahsedilen rüya uykuda görülen rüya olmayıp uyanıkken müşahede edilen vakıadır. Zaten Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde[52] kalbinin uyumadığını uyuyanın sadece gözleri olduğunu tasrih buyurmaktadır.[53]Mezkur tabirle ilgili İbnü Abbas (radıyallahu anh)’dan sahih senetle nakledilen rivayette[54] bunun uykuda görülen bir rüya değil mi‘rac hadisesinde uyanıkken gösterilen vakıalar olduğu şeklindeki beyanı da cumhurun görüşünü desteklemektedir.[55] Ayrıca ayet-i kerimede bu rüyanın insanlar için bir fitne/imtihan vesilesi olması için gösterildiği şeklindeki beyan ve Cenab-ı Hakk’ın bu olaya mukabil zatını takdis etmesi rüyanın uykuda görülmediğinin ispatıdır. Zira bir insan uyku halinde her türlü rüyayı görebileceği için bu durumun iman etmek veya küfre devam etmek noktasında bir imtihan sebebi olması düşünülemez.[56] Diğer bir tabirle şayet bu olay, uykuda görülen bir rüyadan ibaret olsaydı kafirler bunu olamayacak bir şey gibi telakki etmez ve inkâr etmezlerdi.[57]

Oysa ayetin nüzul sebebine baktığımızda Mi‘rac olayını olması mümkün olmayan bir hadise olarak telakki eden müşriklerin inkârî sözlerinden etkilenen bazı zayıf imanlı müminlerin dinden dönmeleri ve Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in de buna çok üzülmesi üzerine nazil olduğunu görüyoruz.[58] Bu da mi‘racın uyanıkken gerçekleşen bir vakıa olduğunu şüpheye mahal bırakmayacak şekilde ortaya koymaktadır.

Mi’racın sadece ruhla olduğunu savunanların Hz Aişe (radıyallahu anha)’ya nispet ederek istidlal ettikleri “Resulüllah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in bedeni kaybolmadı. Bilakis ruhuyla yürütüldü” şeklindeki rivayet[59] kesinlikle sabit değildir. Zira bu rivayet “Bana Ebubekir’in ailesinden bazısı nakletti ki” şeklinde kimin naklettiği belli olmayan muamma bir ifadeyi ihtiva etmektedir. Ayrıca bunu aktaran kişi ikinci asrın ortalarında vefat etmiş İbnu İshak’tır. Bu tarihlerde yaşayıp vefat etmiş birisinin Hz.Aişe (radıyallahu anha)’ya yetişmiş olması nasıl mümkün olabilir?[60]

Aynı şekilde Muaviye (Radıyallahu anh)’a nispet edilen “Mi‘racın sadık bir rüya olduğunu söylediği şeklindeki isnad da ondan sabit değildir. Zira bu nakli yapan kişi İbnu İshak’ın şeyhi Yakub İbnu Utbe’dir. Bu zat da hicrî 128 yılında vefat ettiğine göre Hz. Muaviye (radıyallahu anh)’a yetişmiş olması mümkün değildir.[61]

Diğer bir rivayette[62] yer alan ve Mi‘racın rüyada gerçekleştiğini gösteren “ثم استيقظت /sonra uyandım” şeklindeki ifade de Mi‘racın uyanıkken vakı olduğuna kati olarak delalet eden onca rivayete muarız olamaz. Binaen aleyh bu rivayetin sabit olduğunu varsaymamız durumunda Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in o gece yaşadıklarını sonraki bir zamanda tekrar rüyasında gördüğü manasına yormamız mümkündür. Diğer bir ihtimal olarak da bu ifade râvînin galatından ibarettir.[63]

Konu hakkındaki hadisleri cem etmek için Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in nübüvvetten önce bunu bir rüya olarak gördüğü ve sonrasında uyanıkken yaşadığı da söylenmiştir. Bu güzel bir tevildir. Zira aynı durum “Andolsun ki elbette Allah gerçekten Resulüne o rüyada hak ile sadık olmuştur. Yemin olsun ki elbette siz –Allah dilerse- güvenli kimseler halinde ve korkmadığınız halde başlarınızı traş edenler ve kısaltıcılar olarak Mescid-i Haram’a mutlaka gireceksiniz”[64] şeklindeki ayet-i kerimede de tahakkuk etmiştir.[65] İbnu Seyyidi’n Nâs, Uyûnu’l-Eser’inde es-Süheyli (Rahimehullah)’tan naklen Ebubekir İbnu’l-Arabî’nin de bu görüşü tercih ettiğini nakletmektedir.[66]

Sözün özü, Mi‘racın ruh ile mi beden ile mi, rüyada mı yakaza halinde mi gerçekleştiği yönündeki tartışmalar hadisenin tahakkuk etmediğine kesinlikle delalet etmez. Konu hakkındaki rivayetlere bakıldığında cumhur ulemanın istidlal vecihlerinin son derece kavi olduğu, bunun mukabilinde getirilen rivayet ve mülahazaların onlarla çelişemeyecek kadar zayıf olduğu görülecektir.[67]

5. Şakku’s-Sadr Hadisesinde Rivayetlerin Çelişik Olduğu İddiası

Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Cebrâil (aleyhisselam) tarafından  göğsünün açılıp kalbinin çıkartılarak zemzem suyuyla yıkanması bir çok rivayette yer alan bir hakikattir.[68] Bu rivayetlerin kiminde hadisenin Mi‘raca çıkarılmadan önce  yaşandığı zikredilmektedir. Başka rivayetlerde ise küçüklüğünde; Benû Sa‘d yurdunda; Halime validemizin yanındayken meydana geldiği tasrih edilmektedir. Diğer bazı rivayetlerde ise peygamberlik verileceği sırada tahakkuk ettiği belirtilmektedir.[69] Mi‘rac hadisesini inkâr edenler bu olayın rivayetlerde farklı zaman dilimlerine yönelik zikredilmesinden hareketle böyle bir vakıanın yaşanmadığını iddia etmektedirler.

Oysaki, rivayetlerde bu hadisenin farklı zaman dilimlerinde meydana geldiğinin belirtilmesi uydurma olmasını iktiza etmez. Zira her bir rivayetin konu edindiği vakıayı anlattığı zaman ve zemine hasrederek olayın birkaç kez tahakkuk ettiğini söylemenin önündeki engel nedir? Böyle bir hadisenin, Şeytan’ın ondaki payının çıkartılması maksadıyla çocukluğunda meydana gelmiş olması , alacağı vahyi kuvvetli bir kalple alabilmesi için nübüvvet çağında bir kez daha tekerrür etmesi ve en nihâye Mi‘racı irade ettiğinde münacâta hazır olması maksadıyla bir kez daha gerçekleşmiş olması neden mümkün olmasın?[70]

Sözün özü, ulema bahsini yaptığımız rivayetlerden dolayı bu olayın birkaç kez tekerrür ettiğini söylemiştir.[71] Buna mani olacak aklî veya naklî herhangi bir delil de yoktur. Müteârız gibi gözüken rivayetlerin bu hadisenin uydurma olduğunu göstermesi bile mümkün değilken Mi‘rac hadisesinin uydurma olduğuna delalet etmesi nasıl düşünülebilir? Şakku’s-sadr rivâyetlerinin müteârız olduğu söylemiyle Mi‘racı inkâra kalkışmak bir akıl tutulmasından ibarettir.

6. Namazın Beş Vakte İndirilmesinin Kur’an’a Muhalif Olduğu İddiası

Mi‘rac münkirlerinin hususen üzerinde yoğunlaştıkları nokta, bu konu sadedinde nakledilen ve namazın farz kılınmasını anlatan kıssadır. Bu kıssada namazın ilk merhale elli vakit olarak farz kılındığı ve Musa (aleyhisselam)’ın telkinleriyle Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in tekrar tekrar Allah (azze ve celle)’ye münacatta bulunmasıyla beş vakit şeklinde hükme bağlandığı anlatılmaktadır. Onlara göre böyle bir şey mümkün değildir ve Kur’an’a da muhaliftir. Mümkün olmamasının sebebi, Cenab-ı Hak ile kul arasında adeta bir pazarlığı çağrıştırmasından dolayıdır. Zira Allah bir şeyi farz kılıyor, kul ise daha sonra tekrar  müracaatta bulunarak bunun tahfif edilmesini istiyor. Böyle bir şeyin tahakkuku sünnetullaha aykırıdır.

Bu hadise aynı zamanda Kur’an’a da muhaliftir. Zira Kur’an-ı Kerim        مَا يُبَدَّلُ الْقَوْلُ لَدَيّ “Benim katımda söz değiştirilmez” [72] gibi ayetleriyle Allah (azze ve celle)’nin sözünün değişmeyeceğini sarahaten ortaya koymaktadır. Bu kıssada anlatılan durum ise bunun tam tersidir.

Tevâtüren sabit olmuş[73] bu kıssayı anlama yoluna gittiğimizde bunun ne imkansızlık ne de Kur’an’a muhalefetle bir ilgisinin olmadığını görmekteyiz. İmkansız ve sünnetullaha muhalif değildir. Zira Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda Cenab-ı Hakk’ın “Ben yeryüzünde bir halife yaratıcıyım” buyurmasına karşın meleklerin “Orada bozgunculuk yapacak ve kanlar dökecek bir kimseyi mi yaratacaksın?” diye sormaktadırlar. Zekeriyya (aleyhisselam) kendisini bir oğulla müjdeleyen Cenab-ı Allah’a “Benim için bir oğul nasıl olabilir” diye mukabelede bulunmaktadır.[74] Meryem (aleyhesselam) da Allah katından çocukla müjdelendiğinde “Benim için bir erkek çocuk nasıl olabilir? Oysa bana hiçbir insan dokunmamıştır; ben zina eden biri de olmamışımdır” demiştir.[75]

Görünen o ki, namazın farz kılınışındaki tedrîciliğe Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in nasıl olup da Allah (azze ve celle)’nin emrinin karşısında bir şey söyleyebileceği yönünden itiraz edenler yukarıda zikrettiğimiz misallerin ayet değil de hadis rivayetlerinde yer alması durumunda aynı tutumu sergileyeceklerdi. Zira bu misallerde de Allah (azze ve celle)’nin verdiği hüküm karşısında kulun bir şey söylemesi söz konusu değil midir? Öyleyse bu nasıl sünnetullaha muhalif olmaktadır? Aksine bunun muhtelif şahıslar üzerinden Kur’an’da anlatılması sünnetullahın ta kendisi olduğunun ispatı değil midir?

Bu kıssa Kur’an’a da muhalif değildir. Zira, İbrahim (aleyhisselam)’a evvela rüyasında çocuğu İsmail (aleyhisselam)’ı kesmesini emreden Allah Teâlâ, kesmesi için çocuğunu yanı üzere yatırdığı anda bunun bir imtihan olduğunu söyleyerek bunu neshetmemiş midir? Kur’an ayetlerinde sarahaten zikredilen bu kıssa karşısında “nasıl olur da Allah emrettiği şeyden vazgeçer” gibi cümleler kurmayanların kıssaya dair bu tarz yorumlar yapmaları açık bir çelişkidir.

Oysa ne İbrahim (aleyhisselam) kıssası ne de namazın beş vakte indirilmesi Allah katında sözün değişmeyeceği ayetine muhaliftir. Zira, Allah Teâlâ’nın ilmi ezelîdir. O, her şeyi zamana bağlı olmaksızın bir tek ilimle bilmiştir. Merhale merhale meydana gelen vakıalar bizim ilmimize nispetle zamansal açıdan peyderpey olsa da Allah (azze ve celle)’ın ilminde böyle değildir. Buna göre İsmail (aleyhisselam)’ın kesilmeyeceği Allah (azze ve celle)’nin ezelde bir tek ilimle bildiği bir şeydir. Fakat kulun ilk emir karşısında bir takım vasıtalara sarılıp bu emri yerine getirmek için bir teşebbüste bulunup bulunmayacağının sınanması adına Allah (azze ve celle)’nin kuluna bir imtihan gereği böyle bir şeyi emretmesi mümkündür.[76] Bu, Allah (azze ve celle)’nin –hâşâ- sözünü değiştirmesi değil bilakis ilm-i ezelisinde farklı zamanlarda bir takım merhalelerle meydana geleceği mukadder olan bir hadisenin buna muvafık bir şekilde gerçekleşmesidir.

Dolayısıyla bu, “Benim katımda söz değiştirilmez” ayetine muhalif olmak şöyle dursun bunu teyit eden bir vakıadır. Nitekim, Allah (azze ve celle)’nin katında peyderpey şekilde olacağı takdir edilen hadise mukadder kılınan keyfiyette vaki olmuştur.

7. Teşbih ve Tecsimi Barındırdığı İddiası

Mi‘rac rivayetleri içinde Şerik İbnu Abdillah’ın Enes İbnu Mâlik’ten naklettiği  rivayette[77] yer alan “دَنَا الْجَبَّارُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى فَتَدَلَّى / el-Cebbâr tebâreke ve te‘âlâ yaklaştı ve sarkıp yanına indi” şeklindeki tecsimi gerektiren ifadeye binaen bu rivayetlerin uydurma olduğunu söyleyenler de vardır. Oysaki bu rivayetin tecsim manasını hâvî olduğunu kabul etsek dahi bu, Mi‘racın meydana gelmediği noktasında delil teşkil etmez. Zira Mi‘rac sadece bu rivayetle sabit olmuş değildir. Ayrıca rivayetin hemen baş tarafında burada anlatılanların Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Mescid-i Haram’da uyurken müşahede ettiği bir rüyadan ibaret olduğu söylenmektedir. Bu da Mi‘racın önceden rüyada görülen sonra yakaza halinde yaşanan bir vakıa olduğunun delillerinden biridir. Dolayısıyla rüya aleminde görülen bir şeyin velev ki hakiki manasında olsa dahi teşbih ve tecsimi gerektirmesi düşünülemez. Zira o alemdeki şeylerin bu aleme nispetle farklı şekillerde tabir edilmesi gerektiği bilinen bir hakikattir. [78]

Rivâyetin râvisi Abdullah İbnu Şerîk’in bu lafızlarla tek kalmış olduğu ve bu rivayeti hususunda tenkit edildiğini[79]hatırlatarak belirtelim ki şârihler rivayette yer alan bu ifadenin mekânsal anlamda bir yakınlaşma ve sarkıp inme değil, manevi; rahmet ve muhabbet manasında bir yakınlık ve Hz. Peygamber’den bu anlamda yakınlaşmasını istemesi veya daha ziyade yakınlaşması manasına geldiğini söylemişlerdir.[80] Dolayısıyla bu rivayet de diğer müteşâbih naslar gibi tecsim manasını vehmettiren zahir manası terk edilerek Cenab-ı Hakk’ın şânına yakışır şekilde tevil edilmiştir. Öyleyse tecsimi gerektirmesi diye bir şey söz konusu değildir.

Konuyla ilgili yapılmış başka tavzihler varsa da biz bu kadarını aktarmakla iktifa ediyoruz.

Netice

Mi‘rac hadisesiyle ilgili Ehl-i sünnet’in; ümmetin cumhurunun görüşü: Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ruhu ve bedeniyle birlikte, uyanık halde geceleyin Mescid-i aksa’ya götürüldüğü ve aynı gecede oradan da yedi kat semaya çıkarılıp sidre-i müntehâ’ya ulaştığıdır.[81] Tarih boyu bu gerçeğe farklı saplantıların peşine düşmüş ehl-i bidat fırka ve şahıslardan başka kimse karşı çıkmamıştır. Söz gelimi,  Abdülkâhir el-Bağdâdî, Kaderiyye fırkasının Mi‘racı inkâr etmelerinin ardında yatan sebebin ruyetullahı, kaderi, şefaat hadislerini, kabir azabını, havz ve mizanı inkâr etmeleri gibi olduğunu kaydetmektedir.[82]

Günümüz için de değişen bir durum yoktur. İslam’ı anlama adına farklı ideolojilerin kurbanı olmuş kimseler savruldukları yöndeki ön kabullerine zıt esasları hâvî olduğu şüphesiyle Mi‘racı inkâr etmektedirler. Materyalist ve Naturalist düşüncenin müzmin bir hastalık misali yaygınlaştığı zamanımızda hakikat denilince sadece mahsusât dairesinde tezahür eden gerçekleri anlayan idrakin Miracı anlaması elbette ki beklenemez. Miracı, Şeytanın her türlü vesveselerinden kurtulmuş, mahlukata ibret nazarıyla bakarak Allah (azze ve celle)’nin kudretini temâşâ eden ve Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’e pazarlıksız teslim olmuş hür akıllar idrak edebilir.[83] Allah (azze ve celle)’den bizleri bu akla sahip kılmasını niyaz ederiz.

Hüküm

Ehl-i Sünnet uleması, İsrâ’yı (Mescid-i Haram’dam Mescid-i Aksa’ya götürülüşü) inkâr eden kişinin İsrâ Süresi’nin ilk âyetini inkâr ettiği için kâfir olacağını, Mi‘racı (Mescid-i Aksâ’dan göklere, oradan Sidre-i Müntehâ’ya olan yükselişi) inkâr edenin ise Necm Süresi’nin 12 ile 18.âyetinin işâret ettiği ve manen mütevâtir birçok sahih hadis-i şerifin sarahaten ifade ettiği bir mu’cizeyi inkâr ettiğinden dolayı ehl-i sünnetten çıkıp bid’at ehli yani yetmiş iki fırak-i dâlleden olacağını söylemişlerdir.

[1] el-Hâzin, Alâuddin Ali İbnu Muhammed, Lübâbu’t-Te’vîl fî Me‘âni’t-Tenzîl, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut-Lübnan, 1415, Baskı: I, 3/116

[2] el-Harkûşî, Ebû Sa‘îd Abdülmelik İbnu Muhammed, Şerefu’l-Mustafâ, Daru’l-Beşâiri’l-İslamiyye, Mekke, 1424, Baskı: I, 4/209

[3] İsrâ, 1

[4] İlgili rivayetler için bkz. Ahmed İbnu Hanbel, Müsned, 19/485, No: 12505; Buhari, “Kitâbu Fedâili’s-Sahâbe”, No: 3674;İbnu Ebî Şeybe, Musannef, 20/244, No: 37725; İbnü Mende, el-Îmân, No: 707; Ebû Avâne, Müsned, No: 344; Ebu Nuaym, Hilyetu’l-Evliyâ, 4/234, Hakim, el-Müstedrek, No:413; Bezzâr, Müsned, 1568; Ebû Ya’lâ,  Müsned, No: 3375; Heysemî, Mecma‘u’z-Zevâid, 1/248, No: 241, İbnu İshâk, Muhammed İbnu Yesâr, es-Sîretu’n-Nebeviyye, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut-Lübnan, 1424, Baskı: I, s. 309 vd.; İbnu Hişâm, es-Sîretu’n-Nebeviyye, Türâsu’l-İslâm, Tarih, Baskı: Yok, 1/403;es-Süheylî, Abdurrahman, er-Ravdu’l-Ünf, Thk: Abdurrahman el-Vekîl,  3/395;

[5] Sebe, 12

[6] Neml, 40

[7] er-Râzî, Fahruddin İbnu Zıyâuddin, Mefâtîhu’l-Ğayb, Dâru’l-Fikr, 1981, Baskı: I, 20/148-150

[8] el-Kelbî, İbnu Dihye Ebu’l-Hattâb, el-İbtihâc fî Ehâdîsi’l-Mi‘râc, Thk: Rıfat Fevzi Abdülmuttalib, Mektebetu’l-Hânci, Kahire, 1996, Baskı: I, s. 59

[9] ez-Zeyla‘î, Cemâluddin Ebu Muhammed Abdullah İbnu Yusuf, Tahrîcu’l-Ehâdîsi ve’l-Âsâr, Thk: Sultan İbnu Fehd et-Tabşî, Vizâretu’ş-Şuûni’l-islâmiyye ve’l-Evkâf ve’d-Da‘ve ve’l-İrşâd, Suud, 2003, Baskı: I, 2/255

[10] Bkz. İbnu Kesir, Ebu’l-Fidâ İsmâil İbnu Ömer ed-Dımeşkî, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, Thk: Sâmi İbnu Muhammed Selâme, Dâru Tayba, 1420, Baskı: II, 5/22

[11] el-Isbehânî, İsmâil İbnu Muhammed, el-Hücce fî Beyâni’l-Mehacce, Dâru’r-Râye, Riyâd, 1419, Baskı: I, 1/538

[12] es-Sem‘ânî, Ebu’l-Muzaffer Mansur İbnu Muhammed, Kavâtı‘u’l-Edille fi’l-Usûl, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, Lübnan, 1418, Baskı: I, 1/433

[13] es-Seffârînî, Şemsuddin Ebu’l-Avn Muhammed İbnu Ahmed, Levâmi‘u’l-Envâri’l-Behiyye, Müessesetu’l-Hâfıkîn, Dımeşk, 1402, Baskı: II, 1/191; el-Kettânî, Ebû Abdillah Muhammed İbnu Ebi’l-Feyz, Nazmu’l-Mütenâsir mine’l-Hadîsi’l-Mütevâtir, Daru’l-Kütübi’s-Selefiyye, Mısır, Baskı: II, s. 209,210

[14] ed-Dımeşkî, Ebu Hafs Sirâcuddin Ömer İbnu Ali, el-Lübâb fî Ulûmi’l-Kitâb, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, Lübnan, 1419, Baskı: I, 12/201

[15] el-Kuşeyrî, Abdülkerim İbnu Hevâzin, Letâifu’l-İşârât, Thk: İbrahim el-Besyûnî, el-Hey’etu’l-Mısriyyetu’l-Âmme, Mısır, Baskı: III, 2/334

[16] İbnu Kuteybe, Ebu Abdillah ibnu Müslim, Ğarîbu’l-Kur’ân, Thk: Ahmed Sakr, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 1398, s.258,

[17] el-Hudarî Muhammed, Nûru’l-Yakîn fî Sîreti Seyyidi’l-Mürselîn, el-Matbaatu’l-Cami‘a, Mısır, 1315, Baskı: I, s. 81

[18] Muhammed Şükrî Ahmed ez-Zâvîtî, Tefsîru’d-Dahhâk, Daru’-s-Selâm, Kahire, 1419, Baskı: I, 1/530; İbnu Ebî Zemenîn, Ebû Abdillah Muhammed İbnu Abdillah, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîz, el-Fârûku’l-Hadîse li’t-Tıbâ‘ati ve’n-Neşr, Kahire, 1423, Baskı: I, 3/28

[19] Abdurrezzak, Ebubekir İbnu Hemmâm, Tefsîru Abdirrezzâk, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 1419, Baskı: I, 2/302

[20] Ahmed İbnu Hanbel, Müsned, 3/396, No: 1916

[21] Buhârî, Sahih, “Kitâbu Fedâili’s-Sahâbe”, No: 3675

[22] Tirmizî, Sünen, “Kitâbu Tefsîri’l-Kur’ân”, No: 3134

[23] Nesâî, es-Sünenu’l-Kübrâ, No: 11207

[24] İbnu Cerîr et-Taberî, Câmi‘u’l-Beyân an Te’vîli âyi’l-Kur’ân, Hcir, Kahire, 1422, Baskı: I, 14/641;

[25] Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, No: 11641

[26] Hakim en-Nîsâburî, el-Müstedrek ale’s-Sahihayn, 2/394, No: 33380

[27] el-Beyhaki, Ebubekir Ahmed İbnu’l-Hüseyn,  Delâilu’n-Nübuvve, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1401, Baskı: I 2/365

[28] es-Suyûtî, Celâluddin, ed-Dürru’l-Mensûr fi’t-Tefsîri bi’l-Me’sûr, Merkezu Hicr, Kahire, 1424,Baskı: I,  9/389

[29] el-Mâverdî, Ebu’l-Hüseyn Ali İbnu Muhammed, en-Nüketu ve’l-Uyûn, Daru’l-Kütubi’l-İlmiyye, Beyrut, Lübnan, 3/253; el-Kurtubî, Ebu Abdillah Muhammed İbnu Ahmed, el-Câmi‘ li Ahkâmi’l-Kur’ân, Müessesetu’r-Risâle, Beyrut, Lübnan, 1427, Baskı: I, 13/110

[30] Ebu’l-Haccâc Mücahid İbnu Cebr, Tefsîru Mücâhid, el-Menşûrâtu’l-İlmiyye, Beyrut, Yayınevi, Tarih: Yok, 1/365

[31] Necm, 12-18

[32] Bkz. Taberî, Cami‘u’l-Beyân, 22/28 vd; el-Kurtubî, el-Câmi‘ li Ahkâmi’l-Kur’ân, 20/31; İbnü Kesir, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 7/451 vd.; er-Râzî, Fahruddin İbnu Zıyâuddin, Mefâtîhu’l-Ğayb,  29/295; İbnu Cüzzî, Ebu’l-Kasım Muhammed İbnu Ahmed, et-Teshîl li Ulûmi’t-Tenzîl, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut-Lübnan, 1415, Baskı: I, 2/381 vd; es-Suyûtî, ed-Dürru’l-Mensûr, 14/29

[33] Necm, 3,4

[34] Âl-i İmrân, 32,132; Nisâ, 59; Mâide, 92; Enfâl, 1, 46; Nur, 54; Şu‘arâ, 108; Teğâbun, 12 vb.

[35] Haşr, 7

[36] Nisâ, 65

[37] ez-Zerkânî, Muhammed İbnu Abdülbaki, Şerhu’z-Zerkânî ale’l-Mevâhibi’l-Muhammediyye, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, Lübnan, 1417, Baskı: I, 2/67

[38] en-Nevevî, Ebu Zekeriyya, Yahya İbnu Şeref, Ravzatu’t-Tâlibîn ve Umdetu’l-Müftîn, Thk: Züheyr eş-Şâvîş, el-Mektebetu’l-İslâmî, 1412, Baskı: III, 10/206

[39] Tafsil için bkz. el-Âlûsî, Ebu’l-Fadl Şihâbuddin Mahmud, Rûhu’l-Me‘ânî fî Tefsîri’l-Kur’âni’l-Azîm ve’s-Seb’i’l-Mesânî, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, Beyrut-Lübnan, 15/7, Ayrıca bkz. İbnu Sa‘d, et-Tabakâtu’l-Kübrâ, Thk: İhsan Abbas, Dâru Sader, Beyrut, 1968, Baskı: I, 1/213; İbnu Cemâ‘a, İzzuddin Bedruddin, el-Muhtasaru’l-Kebîr fî Sîreti’r-Resûl, Thk: Sâmî Mekkî el-Ânî, Dâru’l-Beşîr, Amman, 1413, Baskı: I, s. 41, el-Makrîzî, Takıyyuddin Ahmed İbnu Ali, İmtâ‘u’l-Esmâ‘ Thk: Muhammed Abdühamid en-Nemîsî, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut-Lübnan, 1/48; İbnu Receb el-Hanbelî, Revâi‘u’t-Tefsîr, Dâru’l-Âsıme, Riyâd, 1422, Baskı: I, 1/626

[40] Bkz. Ecvibetu’l-Hafızi’l-Irâkî alâ es’ileti tilmîzihî el-Hâfız İbni Hacer el-Askalânî, Tahkik ve Dirâse: Abdurrahim İbnu Muhammed Ahmed el-Kaşkarî, Mektebetu Edvâi’s-Selef, Riyâd, 1424, Baskı: I, s. 139

[41] el-Kâdı İyâz, Ebu’l-Fadl İyâz İbnu Mûsâ, İkmâlu’l-Mu‘lim bi Fevâidi Müslim, Thk: Yahya İsmâil, Daru’-Vefâ, 1419, Baskı: I,  1/497

[42] es-Suyûtî, Celâluddîn Abdurrahman İbnu Ebîbekir, ed-Dîbâc alâ Sahîhi Müslim İbni Haccâc, Daru İbni Affân, 1416, Baskı: I, 1/198

[43] İbnu Hacer, Fethu’l-Bârî Şerhu Sahîhi’l-Buhâri, Daru’l-Ma’rife, Beyrut, 1379,  7/204

[44] İbnu Hacer el-Askalânî, Fethu’l-Bâri , 7/197; el-Aynî, Bedruddin Ebû Muhammed Mahmud İbnu Ahmed, Umdetu’l-Kârî Şerhu Sahîhi’l-Buhârî, Daru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, Beyrut, 15/125

[45] el-Haradî, Yahya İbnu Ebîbekr, Behcetu’l-Mehâfil ve Buğyetu’l-Emâsil fî Telhîsi’l-Mu‘cizâti ve’s-Siyeri ve’ş-Şemâil, Daru Sadir, Beyrut, 1/130

[46] el-Kâdı İyâz, eş-Şifâ bi Ta‘rîfi Hukûki’l-Mustafâ, Thk: Hüseyin Abdülhamid Nîl, Daru’l-Erkam, Beyrut-Lübnan, 1/163, el-Mazharî, Muhammed Senâullah, Tefsîru’l-Mazharî, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, Beyrut, 1425, Baskı: I, 5/299

[47] el-Beydâvî, Ebu’l-Hayr Abdullah İbnu Ömer, Envâru’t-Tenzîl ve Esrâru’t-Te’vîl, Daru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, Beyrut, Baskı: I, s.259

[48] el-Keşmîrî, Muhammed Enver Şâh, Feydu’l-Bâri alâ Sahîhi’l-Buhârî, Daru’L-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, Lübnan, 2005, Baskı: I,  4/532

[49] er-Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb, 20/238; el-Beğavî, Me‘âlimu’t-Tenzîl, 5/103; İbnu Cizzî, et-Teshîl li Ulûmi’t-Tenzîl, 1/491, Arapların “rüya” kelimesini bu anlamda kullandıklarına delil olarak bazı şiirler için bkz. İbnu Manzûr, Lisânu’l-Arab, Daru Sadır, Beyrut, Baskı: I, 14/491 (رأى maddesi)

[50] el-Hafâcî, Şihabuddin Ahmed İbnu Muhammed, İnâyetu’l-Kâdî ve Kifâyetu’r-Râdî, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, Lübnan, 1417, Baskı: I 6/75

[51] Ebu’s-Suud, Muhammed İbnu Muhammed, Tefsîru Ebi’s-Suûd, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, Lübnan, 1419, Baskı: I, 4/141

[52] Ahmed ibnü Hanbel, Müsned, 3/393, No: 1911; Buhari, “Ebvâbu’t-Teheccüd”, No: 1096; Müslim, “Kitâbu Salâti’l-Müsâfirîn ve Kasriha”, No: 125; Ebû Dâvud, “Kitâbu’s-Salat”, No: 1341; Tirmizî, “Ebvâbu’s-Salât”, No: 439; Nesâî, “Kitâbu Kıyâmi’l-Leyl ve tatavvu‘i’n-nehâr”, No: 1697; İbnu Huzeyme, Sahih, “Kitâbu’l-Vudû’”, No: 48; İbnu Hibbân, Sahih, “Kitâbu’s-Salât”, No: 2430; Beyhaki, es-Sünenu’l-Kübrâ, No: 613; Bezzâr, Müsned, No: 8373

[53] el-Mâturîdî, Ebû Mansur Muhammed İbnu Muhammed, Te’vîlâtu Ehli’s-Sünne, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, Lübnan, 1426, Baskı: I,  7/73

[54] Taberî, Cami‘u’l-Beyân, 14/641; İbnu Kesir, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 5/92; Suyûtî, ed-Dürru’l-Mensûr, 9/389 vd.

[55] Rüya tabiriyle ilgili bir başka mülahaza için bkz. Mustafa Sabri, Mevkıfu’l-Akl ve’l-İlmi ve’l-Âlemi min Rabbi’l- Âlemîn ve İbâdihi’l-Mürselîn, Daru’t-Terbiye, Dımeşk, 1427, Baskı: I, 4/192-195

[56] el-Kurtubî, el-Câmi‘ li Ahkâmi’l-Kurân, 13/110

[57] İbnu Kesîr, Ebu’l-Fifa İsmail İbnu Ömer, el-Bidâye ve’n-Nihâye, Daru Hicr, 1418, Baskı: I, 4/282

[58] el-Endelûsî, Ebû Hayyan Muhammed İbnu Yusuf, el-Bahru’l-Muhît, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, Lübnan, 2010, Baskı: III, 6/52

[59] İbnu İshâk, Muhammed İbnu Yesâr, es-Sîretu’n-Nebeviyye, s. 309; el-Mâverdî, Ebu’l-Hasen Ali İbnu Muhammed, A‘lâmu’n-Nübuvve, Daru’l-Kitâbi’l-Arabî, Beyrut, 1987, Baskı: I, s.198; es-Sâlihî, Muhammed İbnu Yusuf, Sübulu’l-Hüdâ ve’r-Reşâd fî Sîreti Hayri’l-İbâd, Vizâretu’l-Evkâf, Kahire, 1418, 3/101

[60] el-Kevserî, Muhammed Zâhid, “el-İsrâ’ ve’l-Mi‘râc” Makâlâtu’l-Kevserî içinde, el- Mektebetu’l-Ezheriyye, Mısır, s. 429

[61] el-Kevserî, “el-İsrâ’ ve’l-Mi‘râc” Makâlâtu’l-Kevserî içinde, s.430

[62] Ali el-Müttaki, Kenzu’l-Ummâl, No: 36720

[63] İbnu’l-Cevzî, Ebu’l-Ferec Abdurrahman, Keşfu’l-Müşkil min Hadîsi’s-Sahihayn, Daru’l-Vatan, Riyad, 1418, 1/813

[64] Fetih, 27

[65]  İbnu’l-Vezîr, Muhammed İbnu İbrahim İbnu Ali, el-Avâsım ve’l-Kavâsım fi’z-Zebbi an Sünneti Ebi’l-Kasım, Müessesetu’r-Risâle, Beyrut, 1415, Baskı: III, 8/303

[66] Bkz. İbnu Seyyidi’n-Nâs, Ebu’l-Feth Muhammed İbnu Muhammed, Uyûnu’l-Eser fî funûni’l-Meğâzî ve’ş-Şemâili ve’s-Siyer, Mektebetu Dâri’t-Türâs,Medine-i Münevvere, Daru İbni Kesîr, Beyrut,  1/249

[67] Mi’racın bir rüyadan ibaret olduğunu iddia savunanların iddialarına cevaplar için bkz. el-Kâdı İyâz, eş-Şifâ bi Ta‘rîfi Hukûki’l-Mustafâ, 1/167 vd., el-Kastallânî, Ahmed İbnu Muhammed, el-Mevâhibu’l-Ledüniyye bi’l-Minahi’l-Muhammediyye, el-Mektebetu’t-Tevfîkıyye, 2/426

[68] Bkz. Ahmed İbnu Hanbel, Müsned, 19/489, No: 12506; Müslim, “Kitâbu’l-Îmân”, No:261; İbnu Ebî Şeybe, el-Musannef, 20/235, No: 37712; el-Âcurrî, eş-Şerî‘a, No: 965; İbnu Mende, el-Îmân, No: 710; İbnu Hibbân, Sahih, No: 6334;  Ebû Nu‘aym, Müsned, No: 415; Bezzâr, Müsned, No: 6965; Ebû Ya‘lâ, Müsned, 3374

[69] es-Suyûtî, Celâluddin Abdurrahman Ebubekir, el-Hasâisu’l-Kübrâ, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, Lübnan, 1405, s.110

[70] İbnu Hacer, Fethu’l-Bârî, 7/204-205

[71] el-Beyhakî, Ebubekir Ahmed İbnu’l-Hüseyn, Delâilu’n-Nübuvve ve Ma‘rifetu Ahvâli Sâhibi’ş-Şerî‘a, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 1405, Baskı: I, 1/147 , Ali el-Kârî, Şerhu’ş-Şifâ, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut-Lübnan, 1421, Baskı: I, 2/203

[72] Kâf, 29

[73] el-Kettânî, Nazmu’l-Mütenâsir mine’l-Hadîsi’l-Mütevâtir, Mısır, Baskı: II, s. 209

[74] Meryem, 7,8

[75] Meryem, 20

[76] Meselenin usûlî zeminde izahı için bkz. el-Cessâs, Ebubekir Ahmed ibnu Ali, el-Fusûl fi’l-Usûl, Vizâretu’l-Evkâf ve’ş-Şuûni’l-İslâmiyye, 1405, Baskı: I, 2/242; el-Buhârî Alâuddin, Abdülaziz İbnu Muhammed, Keşfu’l-Esrâr Şerhu Usûli’l-Bezdevî, Daru’l-Kitâbi’l-İslâmî, 3/170; İbnu Emîri’l-Hâc, et-Takrîr ve’t-Tahrîr fî İlmi’l-Usûl, Daru’l-Fikr, Beyrut,1417, 3/65

[77] İbnu Huzeyme, Kitâbu’t-Tevhîd, No: 51; Buhârî, “Kitâbu’t-Tevhîd”, No: 7079; İbnu Mende, el-Îmân, No: 712; el-Lâlikâî, Hibetullah İbnu’l-Hasen, Şerhu Usûli İ‘tikâdi Ehli’-Sünne ve’l-Cemâ‘a, No: 1423; el-Beyhakî, el-Esmâ ve’-Sıfât 2/355, No: 930; Ebû Nu‘aym, Müsned, No: 416

[78] Tafsil için bkz. el-Hattâbî, Ebû Süleyman Hamd İbnu Muhammed,  A‘lâmu’l-Hadîs fî Şerhi Sahîhi’l-Buhârî, Cami‘atu Ümmü’l-Kurâ, 1988, Baskı: I, s. 2352

[79] el-Hanbeli İbnu Receb, Zeynuddin Abdurrahman İbnu Ahmed, Fethu’l-Bârî  Şerhu Sahîhi’l-Buhârî, Mektebetu Ğurâbâi’l-Eseriyye, Medine-i Münevvere, 1417, Baskı: I, 2/318

[80] Bkz. İbnu Battâl, Ebu’l-Hasen Ali İbnu Halef, Şerhu Sahîhi’l-Buhârî, Mektebetu’r-Rüşd, Riyâd, 1423, Baskı: II, 10/510; Ebu’l-Ferec İbnu’l-Cevzî, Keşfu’l-Müşkil min Hadîsi’s-Sahihayn, 3/211; el-Aynî, Umdetu’l-Kâri, 25/172

[81] İbnu Kesîr, Ebu’l-Fidâ İsmâil, el-Fusûl fî Sîreti’r-Resûl,Müessesetu Ulûmi’l-Kur’ân, Dımeşk, Mektebetu Dâri’t-Türâs, Medine-i Münevvere, 1403, Baskı: III, s.106; Tâcu’l-Kurrâ el-Kirmânî, Ğarâibu’t-Tefsir ve Acâibu’t-Te’vîl, Daru’l-Kıble, Cidde, Müessesetu Ulûmi’l-Kur’ân, Beyrut, 1/620

[82] el-Buhârî, Keşfu’l-Esrâr, 3/171

[83] el-Bikâ‘î, Burhanuddin Ebu’l-Hasen İbrahim İbnu Ömer, Nazmu’d-Dürer fî Tenâsübi’l-Âyâti ve’s-Süver, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 1432, Baskı: IV, 4/400 (Tasarruf ile…)